Pages

25 Aralık 2011 Pazar

Yeni Hediye Kitabımız Bu Sefer Kime Gidecek Bakalım

Meleklerinizi duymak...
Meleklerinizden yardım istemek...
Meleklerinizin irili ufaklı mucizelerini hayatınıza çekmek istiyorsanız eğer blogdaki hediye kitabımız olan Beki İkala Erikli'nin "Meleklerle Yaşamak" ve "Meleklerle Çakra Açma" kitabı yeni sahibine gitmeyi bekliyor, haberiniz olsun. Hediye kitap çekilişine katılmak için son tarih 1 Ocak 2012... Geç kalmayın, izlenimlerin derinligindeki izleme butonuna tık tık yapıp yorumunuzu bıraktıktan sonra çekilişe katılın. Goa Yayınları'ndan bu 2 güzel kitap sizin olsun... 0 yorum:

23 Aralık 2011 Cuma

Sondan Sonra Oyunu için Davetiye Kazanmak İster misiniz?

Sondan Sonra Oyunu için davetiye kazanmak ister misiniz? Detaylar için izlenimlerin derinliği linkine tık tık yapın :))

17 Aralık 2011 Cumartesi

Kitap Kazanmak İster misiniz?

Elma Yayınlarından çıkan Balık Çorbası kitabının sonunda okuduğum "Uğurböcekleri Projesi" ile ilgili yazı açık konuşmam gerekirse eğer beni deyim yerindeyse kendime getirmeye yetti de arttı. Tabii beynime verdiğim komut malum... Silkelen ve kendine gel!

Evet silkelenip kendime gelmenin, son demlerini yaşadığımız 2011'in yarattığı rehavetten kurtulup sosyal projelere, paylaşımlara daha fazla ağırlık vermem gerektiğinin bir telkiniydi aslında tüm bu komutların yönlendirdiği sonuç...

Hediye kitap projesi... Hem de yepyeni, yesyeni, artık siz ne derseniz deyin işte... Aslında uzun zamandır aklımda olan birşeydi bu kitap hediye etme olayı. Ancak bir türlü gerçekleştirmek için doğru zamanı yakalayamamıştım. Kah çalışma yoğunluğundan kah başka nedenlerden dolayı...

Artık miskinlikten sıyrıldığıma göre bende bir uğurböceği olarak yerimi hali hazırda izlenimderinliği'nde alabilirim demektir. Bu süre içerisinde kah kitapları size hediye edeceğim,kah bir okulun kütüphanesine... Bu noktada bana destek olmak isteyen yayınevlerine de kapım her zaman açık. Ne de olsa Turkcell'inde dediği gibi hayat paylaşınca güzel!

Eh bu kadar yazdığıma göre gelelim bundan sonra ne yapmanız gerektiğine... Merak etmeyin, sizden pek birşey istemeyeceğim. Kısaca özetlemem gerekirse eğer;

Düzenli olarak bloğumda kitap tanıtımları yapacağım. Size düşen ise kitap tanıtımlarının olduğu zamanlarda altına yorum yazmak olacak.

İlk kitabı ben belirliyorum. Bundan sonrakileri ise birlikte belirleyeceğiz. Nasıl olacak o diyorsanız eğer hemen söyleyeyim. Yazdığım kitap tanıtımlarının altına yazacağınız yorumların çokluğu o ayın şanslı kitabını belirleyecek. Kısaca sizden yorumları yazması, benden de hediye etmesi.

Küçük bir dipnot hediye kitapların çocuk kitabı olması halinde - ki çocuğunuz varsa özellikle belirtin - boyama kitabı ve renkli boya kalemleri benden size küçük bir sürpriz şeklinde olacak. Haberiniz olsun :)))

Peki yorumlarınızı almaya ne zaman başlayacağım... Kitabın ilk duyurusunu yapıp, talihli kitabı belirttikten sonraki süreçte 5 gün boyunca yorumlarınızı bekleyeceğim. 5. günün sonunda ise yapacağım çekilişle şanslı kişiyi belirleyip kazananın duyurusunu buradan gerçekleştirmiş olacağım.

Tabii daha çok kitap ve hediye kazanabilme şansınızın olmasını istiyorsanız da eğer izlenimlerin derinliği blogundaki izleme butonuna bir tık yaparak, takibe geçmeniz gerektiğinide unutmayın.

Bu ayın ilk talihli kitabı "BALIK ÇORBASI"

Bakalım bu güzel kitap kime gidecek, hangi şanslı kişinin kitaplığındaki yerini alacak... Bekleyip, görelim bakalım :))

7 Aralık 2011 Çarşamba

Bir Varmış Bir Yokmuş...

Uzun bir aradan sonra tekrardan merhaba...
Masal Blogum malum... Uzun zamandır güncellenmeyi bekliyor. Peki bende o vakit var mı? Açıkçası şu aralar olduğu söylenemez.
Blog güncellemesini yapamadığım bu süre içinde ne yaptın derseniz de eğer hemen söyleyeyim?
Tabii ki kendi masalımı yazıp bitirdim.
Yılbaşına kadar kindle'lardan okuyabileceksiniz...
Yayımlandığında zaten duyurusunu buradan da yapmış olurum...
Bu arada kitap, sinema ve sahne sanatlarına dair olan bloguma da hepinizi bekliyorum...
İzlenimlerin Derinliği adresine tık tık yapıp, izlemeye alırsanız çok sevinirim. Yakın zamanda çekilişlerimiz ve ödüllü sorularımız gündeme gelecektir. Şimdiden bilginiz olsun. Hepinizi izlenimlerin derinligine bekliyorum.

29 Nisan 2011 Cuma

Sır'ın Gizemi...

Huu huuu! Kimse yok mu? Ben geldim, açın bakalım kapıyı...
Neden öyle şaşkın şaşkın bakıyorsunuz ki? Tanımadınız mı yoksa beni?
Ben Apple canım, aa ne çabuk unuttunuz beni öyle... Alındım vallahi...

Ama merak etmeyin kırgınlığım öyle uzun sürmez benim. Bir elma şekeri verirsiniz, hemen küs - barış yaparız. Bu arada bu vereceğiniz elma şekerinden anneme bahsetmezseniz de eğer memnun olurum. Çünkü benim yasaklılar listesinde elma şekeride var. İçindeki katkı boyasından dolayı iç organlarımın kırmızı olacağını düşünüyor annem. Hem dişlerimde çürürmüş. Genç kız olduğunda dişlerinin kırmızı olmasını istemezsin herhalde diyor, annem. Sahi, gerçekten yersem dişlerim kırmızı olur mu ki?

Aman canım olursa olsun. Ne yapayım? Bunların hepsi annemin düşüncesi ama benim pek inandığım söylenemez. Sadece hıı - hıı diyip, kafamı sallıyorum, o kadar. İnandığımı sanıyor yada ben öyle düşünüyorum. Bilmiyorum...

Dün benim doğum günümdü biliyor musunuz? Büyüdüm, kocaman bir kız oldum. Tam tamına 6yaşındayım artık.

Doğum günü pastasının üzerindeki 6 tane mumu üfledikten sonra annem, babam ve ağabeyim sırasıyla hediyelerini verdiler, bana... Her biri farklı farklı şeyler almışlardı. Annem renkli boya kalemleri, ağabeyim ise büyükçe bir Disney boyama kitabı almış. İçinde sayılarda var. Çok güzel bir kitap.

Ya babam? O ne almıştı? O da büyükçe bir kutunun içerisinde dürbün hediye etmişti, bana... Önce ne yapacağımı anlayamadım. Ama sonra babam gösterinde nasıl kullanıldığını öğrendim.

Sırasıyla anneme, babama ve ağabeyime baktım. Ee ama sizden başka birşey göremiyorum ki... Düşündüm de bu dürbün bana geleceği gösterir mi acaba... Sahi sizce gösterir mi? Gösterirse söz, size de anlatırım uzun uzun..

Ama onun öncesinde bizim evden görünen manzarayı göstermek istiyorum size. Kaçıncı katta oturduğumuzu hala bilmiyorum ama evimizin camından gözüken görüntü bu şekilde... Büyük büyük evler, karınca gibi gözüken insanlar... Peki ya bulutlar? Elinizi uzattığınızda tutacakmışsınız gibi, değil mi?

Aa bakın o kalpte Alvin'in kalbi... Alvin kim? Kim olacak? Benim aşık olduğum çocuk.. Kalbisini yollamış bana yine... Büyüyünce İskoçya'da onunla evlenicem ben... Evlenirken sizleri de çağırırım merak etmeyin... :))

27 Nisan 2011 Çarşamba

Size bir sır versem...

Selam! Sanırsam tanışmıyoruz. O yüzden izninle hemen kendimi tanıtmak istiyorum. Benim ismim Apple... Daha 5 yaşındayım. Benden 4 yaş büyük ağabeyimden başka hiç arkadaşım yok. 15'e kadar sayabildiğim için kaçıncı katta oturduğumuzu hala anlayabilmiş değilim. Bulutlara ne yakınız ne de uzak... Ama alt katta oturanlara göre daha yakınız galiba...

Dışarıda oyun oynabileceğimiz bir yer olmadığı için ağabeyimle şimdilik evde vakit geçirmek durumundayız. Evde saatlerce televizyon seyretmek yasak. Benim görevim düzenli olarak puzzle yapmak ve boyama kitaplarımın arasına gömülmek... Ağabeyimin görevi ise ders çalışmak...

Evde yasaklar listesi çok kısacası. Bir tek şey hariç tabii ki... Hayal kurmak... Hayal kurmak serbest... Limit yok! Öyle bir şey olmaz, şaşırdın mı sen Apple diyen bile yok. Çünkü ailemin anlattıklarının yanında benimkiler çok masum kalıyor.

Herkesin bir hikayesi var bu evde... Benimde bir hikayem var tabii ki... Peki size bir sır versem tutar mısınız? Anlatacağım herşey doğum günümde babamın hediye ettiği dürbünle başladı aslında...

Şaşırdın değil mi... Daha birşey anlatmadan bu kadar şaşırıyorsan o-hooo... Dur hemen heyecan yapma, hikayemi sana gün gün anlatacağım... Kim bilir belki neler yapmam gerektiğiyle ilgili sende bana yardımcı olursun. Ne dersin?

22 Nisan 2011 Cuma

ISPANAK KÖY

Yaşlı ağaçların gölgesine saklanan çiçek ve genç ağaçların içindeydi Mira ve Hera’nın yeni evi… Bir yanlarında deniz, diğer yanlarında ise büyükçe bir çam ormanı vardı. Yeşilin her tonunu görebildikleri gibi, mavinin de bu denli zengin bir tonunun olduğunu buraya taşındıklarında öğrenmişlerdi ilk kez…

Otomobillerin eksozlarından çıkan pis dumanlardan etkilenmeyen, nadide yerlerden biriydi burası oysa ki… Çünkü otomobil veya otobüse dair hiçbir şey yoktu etrafta. Herkes işine ve okuluna bisikletleriyle gidip geliyordu. Birbirlerini gördüklerinde gülümsemek ise bir alışkanlıktı burada yaşayanlar için…

Peki sadece otomobil mi yoktu bu kentte? Elbette ki hayır… En az otomobiller kadar etrafa pis atıklarını döken, dumanlarıyla küçük bünyelerin zehirlenmesine yol açan fabrikalarda yoktu. Zararlı olan hiçbir şey yoktu kısacası… Ne fabrika, ne otomobil… Her şey sağlıklıydı burada. O yüzden de bu kentin adını “Ispanak Köy” koymuşlardı.
Bu isim karşısında gülüşmüştü iki kardeş, buraya ilk taşındıklarında…

“Nasıl yani, ıspanak köyde mi yaşayacağız artık,” demişti Hera kıkırdayarak…

“Neden olmasın ki” diye cevap vermişti babası ise Hera’ya…

“Bilmem ki,” dedi Hera yine kıkırdayarak… İkiz kardeşi olan Mira ise hiç sesini çıkarmamıştı.

Hera’nın aksine bir kenarda durup, çevreye göz gezdirmişti sessizce… Ardından ise yüksek sesle “yaşasın, burada oyun oynayabileceğimiz ne kadar da çok yer var.” demişti.

Bahçe kapısından içerip girip, koşarak önce babasının yanına gitti, sonrasında ise annesinin… Her ikisinin de yanağına birer öpücük kondurduktan sonra bahçedeki salıncağa doğru koştu.

“Şuraya bak Hera, her ağaçta bir salıncak var. İstediğimiz kadar sallanabiliriz artık. Bunun için çok uzaklara gitmemize gerek bile yok,” dedi.
“Evet” dedi Hera ise sessiz bir şekilde…

İki küçük kardeş bahçede oyun oynarken anneleri ise elinde bir sepetle, sebze bahçesine doğru yöneldi. Tabii iki kardeş de annelerinin peşinden…
“Bizde geliyoruz,” diye seslendi Mira, annesine…
“Gelin bakalım kuzularım,” demişti anneleri ise…

Hep birlikte sebze bahçesine girdiler. Elma, armut, portakal, limon derken hemen hepsi bahçelerinden geliyordu masalarına, taze taze…

Yoğurtlarını ise komşularından aldıkları sütten yapıyordu anneleri… Yoğurt tenceresinin kapağını açtıklarında mis gibi kokuyordu yoğurtları… Reçellerini, meyve sularını, yiyeceklerini hep kendi yetiştirdikleri ürünlerden yapıyordu anneleri…. Kendileri yetiştiriyor, kendileri tüketiyordu…

Kimi zaman ise anneleri çocuklarını da yanına alıp, sebze bahçesinde bir domatesi veya kendilerine göz kırpan sevimli çileklerin nasıl toplanması gerektiğini bıkmadan defalarca anlatıyordu. Mutlu ve sağlıklıydılar. Ta ki yaşadıkları Ispanak Köyü’ne büyük bir bakkal açılana kadar…

Anne ve babalar, bakkalın yaşadıkları yere gelmesini hiç istememişlerdi oysa ki… Ancak bakkal kısa sürede çocukların ilgisini çekmeyi çoktan başarmıştı bile…
Sarıya boyadığı dükkanının önüne koyduğu cips standının önü son zamanlarda hiç boş kalmıyordu.

Çocuklar harçlıklarıyla bakkaldan aldıkları cipslerle karınlarını doyuruyor, nasıl yapıldığı belli olmayan, katkı maddeli meyve sularını içiyorlardı.

Bakkalın kente gelmesi mutsuzluk ve hastalığı da beraberinde getirmişti oysa ki… Yedikleri her cipsten ve her boyalı şekerlerden sonra şişmanlamaya, şişmanladıkça yürümekte zorlanmaya ve nefes alamamaya başladılar. O mutlu insanlar biran da mutsuzluğa büründü…

Bizim iki kardeş Hera ve Mira’ya gelince… Mira annesinin yetiştirdiği meyve ve sebzeleri yerken, Hera ise bakkalın pis kokan cipslerini yemeyi tercih etti.
Yedi, yedi, yedi ve kendi cüssesinden bir anda korkar hale geldi. Hastalandı, mutsuz oldu. Bakkalın sattığı renkli ambalajların içindeki yiyeceklerin, meyveli yoğurtların zararlı olduğunu ise gittiği doktorda öğrendi.

Peki ya sonra…? Sizce Hera doktoru dinlemiş miydi yoksa dinlememiş miydi?

Yazan: Ebru ALTIN