
Yaşlı ağaçların gölgesine saklanan çiçek ve genç ağaçların içindeydi Mira ve Hera’nın yeni evi… Bir yanlarında deniz, diğer yanlarında ise büyükçe bir çam ormanı vardı. Yeşilin her tonunu görebildikleri gibi, mavinin de bu denli zengin bir tonunun olduğunu buraya taşındıklarında öğrenmişlerdi ilk kez…
Otomobillerin eksozlarından çıkan pis dumanlardan etkilenmeyen, nadide yerlerden biriydi burası oysa ki… Çünkü otomobil veya otobüse dair hiçbir şey yoktu etrafta. Herkes işine ve okuluna bisikletleriyle gidip geliyordu. Birbirlerini gördüklerinde gülümsemek ise bir alışkanlıktı burada yaşayanlar için…
Peki sadece otomobil mi yoktu bu kentte? Elbette ki hayır… En az otomobiller kadar etrafa pis atıklarını döken, dumanlarıyla küçük bünyelerin zehirlenmesine yol açan fabrikalarda yoktu. Zararlı olan hiçbir şey yoktu kısacası… Ne fabrika, ne otomobil… Her şey sağlıklıydı burada. O yüzden de bu kentin adını “Ispanak Köy” koymuşlardı.
Bu isim karşısında gülüşmüştü iki kardeş, buraya ilk taşındıklarında…
“Nasıl yani, ıspanak köyde mi yaşayacağız artık,” demişti Hera kıkırdayarak…
“Neden olmasın ki” diye cevap vermişti babası ise Hera’ya…
“Bilmem ki,” dedi Hera yine kıkırdayarak… İkiz kardeşi olan Mira ise hiç sesini çıkarmamıştı.
Hera’nın aksine bir kenarda durup, çevreye göz gezdirmişti sessizce… Ardından ise yüksek sesle “yaşasın, burada oyun oynayabileceğimiz ne kadar da çok yer var.” demişti.
Bahçe kapısından içerip girip, koşarak önce babasının yanına gitti, sonrasında ise annesinin… Her ikisinin de yanağına birer öpücük kondurduktan sonra bahçedeki salıncağa doğru koştu.
“Şuraya bak Hera, her ağaçta bir salıncak var. İstediğimiz kadar sallanabiliriz artık. Bunun için çok uzaklara gitmemize gerek bile yok,” dedi.
“Evet” dedi Hera ise sessiz bir şekilde…
İki küçük kardeş bahçede oyun oynarken anneleri ise elinde bir sepetle, sebze bahçesine doğru yöneldi. Tabii iki kardeş de annelerinin peşinden…
“Bizde geliyoruz,” diye seslendi Mira, annesine…
“Gelin bakalım kuzularım,” demişti anneleri ise…
Hep birlikte sebze bahçesine girdiler. Elma, armut, portakal, limon derken hemen hepsi bahçelerinden geliyordu masalarına, taze taze…
Yoğurtlarını ise komşularından aldıkları sütten yapıyordu anneleri… Yoğurt tenceresinin kapağını açtıklarında mis gibi kokuyordu yoğurtları… Reçellerini, meyve sularını, yiyeceklerini hep kendi yetiştirdikleri ürünlerden yapıyordu anneleri…. Kendileri yetiştiriyor, kendileri tüketiyordu…
Kimi zaman ise anneleri çocuklarını da yanına alıp, sebze bahçesinde bir domatesi veya kendilerine göz kırpan sevimli çileklerin nasıl toplanması gerektiğini bıkmadan defalarca anlatıyordu. Mutlu ve sağlıklıydılar. Ta ki yaşadıkları Ispanak Köyü’ne büyük bir bakkal açılana kadar…
Anne ve babalar, bakkalın yaşadıkları yere gelmesini hiç istememişlerdi oysa ki… Ancak bakkal kısa sürede çocukların ilgisini çekmeyi çoktan başarmıştı bile…
Sarıya boyadığı dükkanının önüne koyduğu cips standının önü son zamanlarda hiç boş kalmıyordu.
Çocuklar harçlıklarıyla bakkaldan aldıkları cipslerle karınlarını doyuruyor, nasıl yapıldığı belli olmayan, katkı maddeli meyve sularını içiyorlardı.
Bakkalın kente gelmesi mutsuzluk ve hastalığı da beraberinde getirmişti oysa ki… Yedikleri her cipsten ve her boyalı şekerlerden sonra şişmanlamaya, şişmanladıkça yürümekte zorlanmaya ve nefes alamamaya başladılar. O mutlu insanlar biran da mutsuzluğa büründü…
Bizim iki kardeş Hera ve Mira’ya gelince… Mira annesinin yetiştirdiği meyve ve sebzeleri yerken, Hera ise bakkalın pis kokan cipslerini yemeyi tercih etti.
Yedi, yedi, yedi ve kendi cüssesinden bir anda korkar hale geldi. Hastalandı, mutsuz oldu. Bakkalın sattığı renkli ambalajların içindeki yiyeceklerin, meyveli yoğurtların zararlı olduğunu ise gittiği doktorda öğrendi.
Peki ya sonra…? Sizce Hera doktoru dinlemiş miydi yoksa dinlememiş miydi?
Yazan: Ebru ALTIN